Ömür İLBAŞ

Yaşamınızı gerçekten yönetmek ister misiniz?

 Yeni yıla bir kaç gün kalmışken, hemen hepimiz bitmekte olan yılın bilançosunu yapmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Sonuç herkes için aynı olmasa da, kişisel, ailevi ve profesyonel bilançolar her zaman huzur verici olmayabilir. Yaşadığımız dünyada ipleri elimizden kaçırma duygusu hepimizi er ya da geç yokluyor galiba.

Kasım ayında mutluluk koçu şapkamla Özlem Denizmen’in konuğu olduğum “Para durumu” adlı televizyon programından önce, çekim ekibi sokakta genç, yaşlı, bir dolu insana mutluluk hakkında sorular yöneltmişler. Sorulardan bir tanesi, para mutluğu satın alır mı? Bu soruya tereddütsüz olumlu yanıt verenlerin çoğu genç kızlar olmuş. Para mı, aşk mı diye sorulduğunda da, yine ağırlıklı olarak genç kızlar parayı seçmeyi tercih ediyorlar.

Yayında renk vermesem de, bu sokak röportajlarını izlerken içim ürperdi. Ve düşünmeden edemedim: parayı ne zaman bu kadar baş tacı yaptık? Ne zaman tüm değerleri, yaşamın gerçek anlamını unutup sadece paradan söz eder olduk? Ne zaman paraya yenik düştü bu insanlar?

İnsanın tüm elzem yaşam ihtiyaçları karşılandıktan sonra, paranın anlık mutluluklardan başka bir şeyi pek satın alamadığını uzmanlar söyleyip dursa da, kimse onlara pek kulak vermek istemiyor anlaşılan. Oysa dünya hızla fakirleşiyor ve artık kimse eskisi kadar har vurup harman savuramayacak. Beğenmesek de, önümüzdeki yıllarda bu gerçekle yaşamayı öğrenmek ve büyüklerimizin dediği gibi, ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı başarmak en birincil önceliğimiz olacak.

Kasım başında gittiğim Fransa’da çok dikkatimi çeken şey kitapçılarda en önde duran kitapların başlıkları oldu. Hemen hepsi daha sade yaşamayı neden öğrenmemiz gerektiğinden dem vuran eserlerdi. Kitapçı vitrinleri bana durumun ne kadar vahim olduğunu göstermekle kalmadı, aynı zamanda da ülkemin insanlarının denizin bittiğini henüz fark etmediğini anlamamı sağladı.

Artık masal aleminden çıkarak bazı gerçeklerle yüzleşme zamanının geldiği kesin. Bazılarımızın yaptığı gibi, kasalarla meyve alınan eski günleri yad etmek de, bir giydiğini bir daha giymezdi diye anlatılan insanları kıskanmak da, sokaktaki insanın çözemediği yöntemlerle para basanlara gıpta etmek de hiçbirimize bir şey kazandırmayacak.

Dünyanın her yerinde kafası çalışan insanlar sadeleşmekten söz ediyorsa, söylediklerine ciddi biçimde kulak vererek, yeni bir yaşam biçimine uyum sağlamanın yollarını bulmak hepimizin sorumluluğu olmalı.

5 Aralık Dünya Gönüllüler Günü dolayısıyla Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı Tegv tarafından İstanbul’da düzenlenen “Gönüllüğün yeni yolları” adlı konferansta karşıma çıkan müthiş bir organizasyon dünyanın ekonomik gidişatıyla ilgili kafamdaki soru işaretlerine somut yanıtlar bulmak için kolları sıvamış insanlar olduğunu gösterdi. Yıllardır dünyanın çeşitli yerlerinde insanların kendi çabalarıyla değişik takas sistemleri geliştirerek daha az parayla yaşamanın yollarını bulmak için uğraş verdiklerini biliyordum. Türkiye’de de bir grup gönüllü aynı konuda mucize yaratmayı başarmış. Para yerine zamanın kullanıldığı bir sosyal paylaşım ağı kurmuşlar.

Daha fazla anlatmadan, inanılmazı başaran bu müthiş gençlerle sizi başbaşa bırakayım: www.zumbara.com’u muhakkak ziyaret edin. Belki siz de benim gibi mucizelere inanmaya başlar ve yeni yıla gülümseyerek girersiniz. Yeni yılda her şey gönlünüzce olsun. (Sigorta Dünyası Dergisi Aralık 2012)

“Belki de geleceğinizi belirlemenin en iyi yolu, onu yeniden yaratmaktır.”

 20. Yüzyılın en meşhur reklamcılarından George Lois’in “Yetenekli kişiler için olağanüstü tavsiyeler” adlı kitabının bu vurucu cümlesi, büyük bir gazetenin insan kaynakları ekinin “İşe başvurmadan önce ne istediğinizi bilin” başlığıyla aynı anda gözüme takılınca düşünmeye başladım.

Acaba gerçekten kendi geleceğimize her zaman yön vermemiz mümkün mü? Bunun için nereden başlamalıyız? Nasıl bir yöntem izlemeliyiz? Bir yandan bir dolu olanak, diğer taraftan bir sürü korku, kaygı ve kısıtlama varken, geleceğimizi şekillendirmek gerçekten bizim elimizde mi?

Bu arada, “Gelecek” sözcüğünün artık sadece gençleri değil, çok uzun yaşamaya aday herkesi ilgilendirmesi gerektiğini de bir köşeye not edip devam edelim.

Gazeteci İsmet Berkan bir yazısında, çok uzun ve kaliteli yaşamın 2045’e kadar gerçekleşmesi için çalışmaların hızlandığını anlatıyordu. Bunu okur okumaz kendimi 2045’te kaç yaşında olacağımı hesaplarken buldum ve kahkahayı bastım. İnsanoğlunun ölümsüzlüğe ulaşacağı günleri göremeyeceğiz belki ama hemen hepimizin içinde buna ulaşma isteği yatıyor galiba.

Madem gelecek bu kadar uzun, o zaman kaç yaşında olursak olalım, onu her gün yeniden yaratmak için çaba harcamalıyız.

Birkaç yıl önce Amerika’da çok satan kitaplar arasına giren “10-10-10” adlı kitabında, gazeteci-yazar Suzy Welch kariyerimizi nasıl düzenleyebileceğimizle ilgili ilginç ipuçları veriyor. Kariyerle ilgili soru işaretleri belirdiğinde, duygusallığı bir yana bırakıp masanın başına oturmayı öneriyor Welch. Ve şöyle devam ediyor: “Her şeyi yazın, hayallerinizi, gerçeklerinizi, hedeflerinizi, ihtiyaçlarınızı… Ve dikkat edin, bunları kağıda dökerken eliniz titremesin.” Belki de Welch haklı çünkü en uçuk hayallerinizi yazdığınızda, bir şeylere bir yerlerden başlamak için hiçbir zaman geç olmadığını da fark edebilirsiniz.

Hayalleri, hedefleri yazdıktan sonra sıra geliyor, en yere basan istekleri dillendirmeye: varsayalım ki “Terfi etmek istiyorum” diye yazdınız. Diyelim ki, Alaaddin’in lambasındaki cin ortaya çıktı ve size terfinizi verdi.

O anı hayal edin ve bir düşünün, bu terfi haberinden 10 dakika sonra kendinizi nasıl hissedeceksiniz? Eğer bu olay uzun zamandır beklediğiniz, hak ettiğinizi düşündüğünüz bir şeyse, büyük ihtimalle, 10 dakika sonra heyecandan ve sevinçten havalara uçuyor ve bu büyük haberi eşe dosta duyuruyor olacaksınız.

Noktayı burada koyar, devamını düşünmezsek, masal kahramanları gibi bir hayal aleminde yaşıyor oluruz. Suzy Welch buna kesinlikle izin vermiyor ve biraz daha uzağa giderek, terfi ettikten, yani yeni sorumluluklar üstlendikten tam 10 ay sonrayı hayal etmenizi istiyor. İlk günlerin heyecanı geçtikten sonra, işler rutine bağlandığında hala mutlu olacak mısınız? Bu terfi gerçekten hayal ettiğiniz kadar müthiş bir şey mi yoksa dertsiz başınıza beklenmedik dertler mi açtınız? Bunu anlamanın tek bir yolu var, o da en gerçekçi şekilde terfiyle gelecek tüm değişiklikleri yine kağıda dökmek. Belki daha fazla para kazanacak, iş ortamınızda daha saygın bir konuma geleceksiniz ama iş değişikliğinin getireceği başka şeyler de olabilir ve bunların bazıları sizi yorabilir ve üzebilir. Eve sürekli daha geç gitmek, işlerin altından kalkamamak, yöneticiliğin sandığınız kadar eğlenceli bir şey olmadığını keşfetmek bunlardan sadece bir kaçı olabilir mi?

Suzy Welch burada da durmuyor ve kağıt üzerinde yapılacak çalışmaya devam etmenizi öneriyor. Şimdi diyor, 10 yıl sonrayı düşünün. İşinizde en tepeye doğru emin adımlarla ilerlerken neler oldu? Eş, çocuklar, sosyal yaşam, iş arkadaşları, kısaca hayat elden gitti mi, gitmedi mi? 10 yıl sonra kendinizi ne yaparken hayal ediyorsunuz? Bir departmanı ya da şirketi yönetirken mi, yoksa çok başka bir şeyler yaparken mi?

Yıllarca çok yoğun çalışmış birisi olarak Suzy Welch’in kitabını 20 sene kadar önce yazmış olmasını çok isterdim. O zaman belki oğlumun tüm okul etkinliklerini kaçırmaz, arada bir de olsa, çocukları okulun kapısında bekleyen annelere katılabilirdim…

Ben bugün sevdiğim şeyleri işe ve paraya dönüştürerek, geleceğimi yeniden yaratmak için çaba harcıyorum. Ya siz? (Sigorta Dünyası Dergisi Kasım 2012)

İçimizdeki güçDilerseniz 30’lu yıllara kısa bir yolculuk yapalım ve sizi olağanüstü bir insanla tanıştırayım:

Henri Guillaumet dünyanın neredeyse tüm dillerine tercüme edilen, tüm zamanların en çok satılan kitabının, yani “Küçük Prens”in yazarı Antoine de St Exupery’nin yakın arkadaşı. İkisi de pilot ve ikisi de bugün pırpır diye adlandıracağımız küçük uçaklarla Fransa-Güney Amerika arasında mekik dokuyarak posta taşıyorlar. 1930’da Henri Guillaumet’nin uçağı, kara kışın ortasında, Güney Amerika’nın kimseye kolay geçit vermeyen Ant Dağlarında kayboluyor.

Bir hafta boyunca, St Exupery ve kurtarma ekipleri o geçilmez dağlarda, inanılmaz bir soğukta Henri Guillaumet’yi arıyorlar. Onu sağ bulma umutları pek yok aslında ama eski dostlarını orada bırakmaya gönülleri elvermiyor. Bölgeyi Fransızlardan çok daha iyi tanımalarına rağmen, Güney Amerikalı yardım ekipleri aramalara katılmayı reddediyorlar. Kış aylarında Ant dağları kimseyi sağ bırakmaz, kimseyi bize geri vermez diye bir inançları var.

Bütün bunlar olurken, uçağı 6.000 metre yükseklikteki Maipu dağına çakılan Guillaumet ne yapıyor? Uçaktan çıkmayı başardığında dışarıda korkunç bir fırtınayla karşılaşıyor ve Guillaumet’nin üzerinde sadece pilot montu var. Fırtınadan göz gözü görmediği için deneyimli pilot hiçbir yere gidemeyeceğini anlıyor ve uçağın altında kendisine bir çukur kazarak, posta çuvallarının arasında, 48 saat boyunca fırtınanın dinmesini bekliyor.

Sonra tam 5 gün, 4 gece, eksi 40 derecede, Ant dağlarını aşmak için yanında ip, kazma gibi kendisine yardımcı olabilecek dağcı malzemeleri ve yiyecek olmadan, yürüyor, yürüyor… Elleri, dizleri kan içinde kalıyor ve o yürümeye devam ediyor. Çünkü biliyor ki durursa, donarak ölecek. Ölüme neden direndiğini sonradan şöyle anlatıyor: “Dünyaya barışı getirmek için yaşamaya devam etmeliydim. Ben posta taşıyarak bunu yapıyordum. Dağlara yenik düşemezdim.” Ama bu düşünce bile moralini sürekli yüksek tutmaya yetmiyor. Dayanmak için çareyi düşünmemekte, sadece o ana, attığı her bir adıma odaklanmakta buluyor. Karısının, yakın dostlarının onun yürüdüğünü hayal ettiklerini düşünüyor, onları hayal kırıklığına uğratamayacağına karar vererek yola devam ediyor. Tüm kararlılığına rağmen, o kadar katı coğrafi ve meteorolojik koşullarda moralini yüksek tutması hiç kolay olmuyor.

Her gün botlarından bir parça kesmek zorunda, çünkü ayakları soğuktan donmaya ve şişmeye başlıyor. Büyük ihtimalle, açlıktan, yorgunluktan ve yükseklikten kalbi teklemeye başlıyor. O zaman o da çareyi kalbiyle konuşmakta buluyor: “Atmaya devam etmelisin, dayanmalısın” diye.

Yorgunluk ve açlık başka garip durumları da beraberinde getiriyor. Verdiği kısacık molalarda, her seferinde üzerindeki eşyaları unutmaya başladığını fark ediyor. Çakısını, eldivenlerini, saatini ve sonunda da pusulasını bir yerlerde unutuyor.

4. gün bir kez daha yere kapaklandığında, artık kalkacak gücü bulamayacağını, kaslarının uyuştuğunu hissediyor. İşte o an, bir düşünce kafasına takılıyor: Tehlikeli bir iş yaptığını bildiğinden karısını düşünerek Fransa’da yaptırdığı hayat sigortasının eşine ödenmesi için cesedinin bulunması şart. İşte bu düşünce tekrar ayağa kalkmasına ve cesedinin görünür olabileceği bir yere doğru bedenini var gücüyle sürüklemesine neden oluyor. Bu kaya beni bulmaları için yeterince yüksek, yok bu daha yüksek derken bir köye varmayı başarıyor. Aç biilaç geçirilen 5 gün, 4 gecenin sonunda kurtuluyor.

Daha sonra bu hikayeden yola çıkarak “Terre des hommes / İnsanların dünyası” adlı kitabı kaleme alan St-Exupery’ye şöyle diyor: “Benim bu yaptığımı doğada hiçbir hayvan yapmazdı.”

Guillaumet bu olaydan tam 10 yıl sonra, 2.Dünya Savaşı sırasında, Akdeniz’de yanlışlıkla vurulan uçağıyla sulara gömülüyor. Ondan dört yıl sonra da yazar St Exupery yine bir uçak kazasında hayata veda ediyor.

Bu inanılmaz yaşam öyküsünü başarı üzerine bir konferansa hazırlanırken keşfettim ve o günden beri kafamda bir soru dönüp duruyor:

İnsanın, ölüm kalım savaşı vermeden de içindeki müthiş gücü sonuna kadar kullanması mümkün mü? Ne dersiniz? (Sigorta Dünyası Dergisi Ekim 2012)

Tutku mu, o da ne?

 Ortaçağda sırtlarında taş taşıyan üç adama sormuşlar, ne yapıyorsunuz diye.

Birincisi, taş taşıyorum, demiş.

İkincisi, işimi yapıyorum diye yanıt vermiş.

Üçüncüsü gülümseyerek, ülkenin en büyük katedralini inşa ediyorum, demiş.

Siz, ne iş yaptığınız sorulduğunda nasıl bir yanıt veriyorsunuz?

Unutmayın: işinizi ne kadar sevdiğiniz, görevinize ne kadar tutkuyla, inançla bağlı olduğunuz kuracağınız ilk cümlelerde hemen belli oluyor.

Küçükken dedeme sorardım, nereye gidiyorsun diye, yanıt hep aynı olurdu: “işe gidiyorum evladım”. İşte ne yapıyorsun dede diye sorduğumdaysa yanıt yine çok açıklayıcı olurdu: “İş yapıyorum yavrum!”

Yıllar yılı çözemedim dedemin her sabah beyaz kolalı gömleğiyle nereye gittiğini. Anlatsaydı keşke Osmanlı arşivlerini tercüme ettiğini, oralarda okuduklarını paylaşsaydı bizlerle. Çok değerli bir iş yaptığını erken yaşta öğretseydi torunlarına, ona olan sevgimizi harmanlayabilseydik gururla, övünçle…

Siz yaptığınız işi gururla, heyecanla anlatıyor musunuz etrafınızdakilere?

Öyle insanlar vardır, ne yaptıklarını bile tam olarak anlamazsınız ama işlerine duyduklarını aşkı hisseder, onlarla birlikte heyecanlanır, o işi yapan kişiyle tanışmış olmaktan gurur bile duyarsınız.

Tutku…

Benim gibi çok ölçülü, çok düzgün, çok terbiyeli, çok sessiz bir ailede büyüdüyseniz, pazar kahvaltısı dahil, her şeyin ama her şeyin görev gibi yapıldığı evlerde geçtiyse çocukluğunuz, belki ihtiras tramvayı sizin oralarda da durmadan çekip gitmiştir. Ya da belki, çocukluğunuzdaki sükûnetin yerine zamanla işe, eşe, spora veya başka konulara duyulan tutkuları koymayı başarmışsınızdır.

Bir arkadaşım, 9 yaşındaki kızının okul ödevini yaparken evdeki konuşmaları anlatmıştı: eko sistem üzerine verilen bir ödevde, bu konudaki çalışmalarından etkilendiğiniz bir kişi hakkında bilgi toplayın ve neden sizi etkilediğini anlatın demiş öğretmen. Küçük kızın seçtiği kişi Clinton’ın ABD başkanlığı yaptığı sürece danışmanı olmuş Al Gore. Ondan neden etkilendiğine gelince, annesine anlattıklarına kulak verelim:

“Birden fazla işi olmuş ve hepsini de çok severek yapmış. Clinton’a çok destek olmuş, sonra başkan olmayı denemiş ve iyi ki de seçilememiş. Yoksa biz onu doğa için yaptıklarıyla tanıyamayacaktık. Yani kendisine her seferinde yeni bir tutku bulmuş.”

Tutkunun iş hayatındaki önemini ilkokuldan itibaren kavramış çocuklara daha sonra kimse “Gir bir işe, bir yere kapağı atınca da fazla dikkat çekmeden işini yap, sevmesen de kır bacağını otur oturduğun yerde” diyemeyecek.

Onlar dünyayı, yaşamı, çalışma hayatını ve daha bir dolu şeyi çoktan öğrenmiş, sorgulamış olarak adım atıyorlar iş dünyasına. Onlar çalışmaya başladıklarında, çocuk muamelesi yapılamayacak kadar olgun oluyorlar aslında. Olgunluklarını farklı dillendirdikleri için yanıltabilirler sizi. Dikkatli olun, tutkularına kulak vererek ve onları genç yaştan itibaren sonuna kadar yaşamaya kararlı olarak önünüze gelebilir bu gençler.

Yaşamda başarılı ve mutlu olmak için tutkulu olmak yeterli mi diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Elbette yeterli değil. Tutkulu insanları doğru yönlendirir, içlerindeki ateşi söndürmez, hatta sizinle paylaşmalarına, sizi de aydınlatmalarına izin verirseniz, ışık saçmaya devam etmeleri için önlerini açarsanız müthiş şeyler olabilir. Siz de içinizdeki ışığı ortaya çıkartır, yaşam yolunuzu aydınlatmasına izin verirseniz, kim tutar sizi? (Sigorta Dünyası Dergisi Eylül 2012)

Oyun oynamayı sever misiniz?

“İnsan yaşlandığı için oynamayı bırakmaz, oynamaktan vazgeçtiği için yaşlanır.”

George Bernard Shaw

En son ne zaman herhangi bir oyuna kendinizi kaptırdığınızı hatırlıyor musunuz? Bilgisayar oyunlarından söz etmiyorum. Aklınıza başka oyunlar getirin, çocukken çığlık çığlığa içine daldığınız, kendinizi ve zamanı unuttuğunuz oyun anlarını bir düşünün. Eve yemek saatinden geç ve kir pas içinde döndüğünüz, “Anne, yemekten sonra çıkabilir miyim, ne olur, lütfen…” diye yalvardığınız, aklınızın sokaktaki arkadaşlarınızda kaldığı o günleri anımsıyor musunuz?

Saklambaç, seksek, ip atlama, hırsız-polis, yakar top, köşe kapmaca, körebe… Kaç kez “Aç kapıyı bezirgan başı” diye bağırdınız? Bugün sorsam size, bezirgan başı da kim diye, anlatabilir misiniz? “Yağ satarım bal satarım” veya “Kutu kutu pense” oyunları da aynı tür anlamsızlıklar taşısa da birçoğumuz bu oyunlarla delice eğlendik, terledik, yorulduk, birbirimize küstük, barıştık, küfürler öğrendik, takım olduk, kavga ettik, ayrıldık, yeniden takım olduk.

Soğuk havalarda elimize tutuşturulan kalemlerle müsvedde kağıtlarına düz çizgiler çizmeye çalışarak “İsim, şehir” oyununda dünyayı hiçbir coğrafya dersinde bulamadığımız bir keyifle keşfettik.  Sonra onların yerini sessiz sinemalar, damalar, tavlalar aldı belki. Tabu ile hep birlikte gülebildinizse, satrançla kendinizi acayip zeki hissettinizse, pişti, adam asmaca ya da amiral battı ile birilerini sinir ettinizse gerçekten oyun oynadınız demektir.

Peki, oyun oynamayı ne zaman bırakıyoruz, ne zaman çocuklarımızla oynamayı görev gibi yapar oluyoruz ve nasıl oluyor da onlar büyüdüğünde evdeki oyun kutularından kurtulmanın yollarını ararken buluyoruz birden kendimizi?

Kendi çocukluğumun anılarından yola çıkarak oğlumu sokakta oynamaya ikna etme turlarım her seferinde garip bir hüsranla sonuçlandı. Bilgisayar çağında neden sokağa çıkması gerektiğini çözemeyen çocukcağız tanımadığı çocuklarla kaynaşmasını beklememdeki tuhaflığa sürekli şaşırarak büyüdü.

İş dünyasında başarılı olmanın yolu içinizdeki çocukla barışmaktan geçiyor.

Oğluma uzmanların bu önemli saptamasının nedenlerini anlatabilmek isterdim. Tıpkı ondan yıllar önce dışarı çıkmayı reddeden, tek başına lego oynayarak büyüyen kardeşime de anlatmak istediğim gibi. Oğlan dayıya, kız halaya çeker derler. Evet, bizim oğlan dayısına çekti ve beş yaşından itibaren bir lego dahisi olarak okul dışında kimselere fazla bulaşmadan büyümeyi seçti. Sokakta oynamanın nimetlerinden yararlanamadı. Saatlerce güneşin altında hoplayıp zıplayarak kan ter içinde kalınca kana kana içilen suyun, aç kurtlar gibi yenen ekmek peynirin kıymetini hiç bilemedi benim çocuğum. Komşuların evlerine dalarak farklı dünyalar keşfetmenin tadına varamadı. Ve en önemlisi, sokakta, toz toprak içinde kavga etmeyi, bakkaldan alınan gazozu paylaşmayı, leblebi tozunu boğulmadan yemeyi, meyve ağaçlarının tepesinde mahsur kalmayı, eve her gün yara bere içinde dönmeyi bilemeden büyüdü. Oyunlarda kaybedenlerin farklı tepkilerine tanık olamadı, mızıkçılarla erken yaşta tanışamadı, doğal liderlerle hemen karşılaşamadı.

Oysa bugün artık biliyoruz ki, kolektif oyunlar çocukların arkadaşlık ilişiklerini geliştirmelerine ve gelecekte daha sosyal, ayakları yere sağlam basan bireyler olarak yola devam etmelerine ön ayak oluyor. Sevgiyi, şiddeti, paylaşımı oyunlarla öğrenenler profesyonel yaşamda da oyunu “kuralına” göre oynamakta daha becerikli oluyorlar.

Oyunlarda hata yaparak ve bunu büyütmeden, büyüklerin müdahalesi olmadan kendi başlarına düzeltme imkanı bulan çocuklar profesyonel yaşamda hata yaptıklarında bununla daha iyi başa çıkıyorlar.

Çocukken sokakta ya da evde kolektif oyunlar oynamadım, ne olacak şimdi diyorsanız eğer, uzmanların yanıtı çok net: hiç durmayın, hemen aile içinde ya da dost ortamlarda oyun oynamaya başlayın! Başlayın ki, hem kolay yoldan sıkıntılarınızdan arının hem de kazanmayı da kaybetmeyi de abartmadan ve en önemlisi, gülmeyi unutmadan yaşamın tadını çıkartın.

Özgeçmişlerde yazmayanlar

Yeni bir iş yerine ayak bastığımda, her seferinde yaşamımda yeni bir sayfa açıldığı için duyduğum o tatlı heyecan gelecek günlerin bilinmezliğinin tedirginliğiyle harmanlanır. Yıllar boyu, aklıma takılan yüzlerce soru arasında bir tanesi hiç yer almadı: “Ben buraya girerken yanımda geçmişimden hangi izleri taşıyorum?”

Özgeçmişimde yazmayan bir dolu şey var oysa. Örneğin, bir üvey anneyle büyüdüğüm belirtilmiyor orada. Bize ne, diye düşünebilir beni işe alanlar. Bana baktıklarında gördükleri profesyonelin işlerine yarayacağından o kadar eminler ki, bir iletişimcinin geçmişin izleri yüzünden iş yerinde iletişim sorunları yaşayabileceği akıllarına bile gelmiyor.

Nereden bilsinler, ilk zamanlar bu kadar mesafeli durmamın, kimseyle fazla kaynaşmamamın nedenlerinin çocukluğuma uzandığını? Ben de bilmiyordum başında. Sonradan anladım ki içimde taşıdıklarım, yıllar öncesinin acıları, korkuları ve sevgi yoksunluğu beni zaman içinde sert ve soğuk görünümlü bir insana dönüştürdü. Yeni iş arkadaşlarımın yanıma fazla sokulmasını, özelime girmesini engelleyerek kendimi sürekli koruma altında tuttuğumu anladığımda bir şeyleri değiştirmek için çok geç oluyordu hep.

İlk izlenimde verdiğim duygu yüzünden çalışanların benden ürktüğünü, benimle dost olamayacaklarını düşünerek huzursuz olduklarını keşfetmem epey zaman aldı. Üstelik uzun süre bunları umursamadan, sadece bana verilen işlere odaklanmayı görev edinerek ve asıl önemli olanı kaçırdığımı görmezden gelerek, epey yol aldım iş dünyasında.

Üvey annemin masallardaki üvey annelerden farkı yoktu desem inanır mısınız bana? Ama daha fazlasını söylemeden hikayeyi burada sonlandırırsam, haksızlık olur, ona, bana, hayata…

Üvey annem Fransızdı dersem işler iyice çatallaşır ve bana daha çok acırsınız değil mi? Ben de öyle yaptım: yıllarca kendime, çocukluğunu yaşayamamış o küçük kıza çok acıdım.

Sonra bir gün büyümeye karar verdim. Bu kararı verenler bilirler: birden perde kalkıyor gözlerinizin önünden, her şeyi yerli yerine koyarak, daha objektif bakmaya başlıyorsunuz yaşama, geçmişe, hikayenize. Mantıklı olmaya karar verdiğim an gördüklerimi anlatayım: 2. Dünya Savaşı’nda, Alman işgalinin ortasında,  ağır koşullarda, korkuyla büyümüş bir küçük kız. Baba şehit oluyor ve çocukları Devlet büyütüyor. Çok iyi ve bir o kadar da sert bir dini okulda. Yani manastırda…

Baba yok, anneden uzaktasınız, savaş yaralarını sarmaya çalışan Fransa’da çok katı kurallarla eğitim görerek hayata atılıyorsunuz. Sonradan bir sevgi yumağına dönüşmeniz mümkün olabilir mi? Ben manastıra gitmedim, gitmeme de gerek kalmadı desem… Farkında mıydı canımı acıttığının? Sanmıyorum.

Yıllar yılı küçüklüğümde yaşadığım sevgisizliğin, katılığın izlerini taşıdım ve ben de başka insanların canını acıttım. Çocukluğumda biriktirdiklerimin toplamını çalıştığım yerlere taşıdım her seferinde. İnsanlar anlamadılar, iş odaklı ve sert tutumumdan alındılar, kırıldılar, insan olarak onlara değer vermediğimi düşündüler. Her seferinde haklı mıydılar? Belki tam olarak öyle olmadı ama yıllar sonra öğrendim ki, önemli olan, benim ne hissettiğim değil, benimle aynı iş yerini paylaşanlara ne hissettirdiğim.

Siz ne hissettiriyorsunuz etrafınızdakilere? Beni anlamıyorlar, aslında sevgi dolu, çok anlayışlı bir insanım mı diyorsunuz yoksa neyi neden yanlış anladıklarını çözmeye çalışıyor musunuz?

Oyunun kuralını baştan söylemeyi unuttum: “Ben böyleyim, değişemem bu saatten sonra” demek kesinlikle yasak.

Hadi bir daha düşünün: biraz üzerine giderek hangi yanlış anlaşılmaları çözebilir, iş arkadaşlarınızla ilişkilerinizi ve dolayısıyla sosyal zekanızı geliştirebilirsiniz…

MUTLU OLMAK İSTİYORSAN…

Yaşlı bir kadın anlatıyor: “Eşim öldüğünde acımı unutmak için geldim Hindistan’a. Hüzünlü, hasta, terk edilmiş insanlara yardım ederken kendi acımdan uzaklaşıyorum. Avrupa’da kalsaydım, şimdi bir huzurevinde yaşıyor olurdum. Burada gönüllü olarak çalışmak farklı bir duygu, dört yıldır buraya geliyorum ve çok mutluyum.”

22 yaşında bir öğrenci anlatıyor: “Burada üç ay geçirmek, sorunlu gençlerle çalışmak çok önemli bir deneyim oldu benim için. Kolay değil ama doğru bir seçim yaptığımı düşünüyorum. İşe yaradığınızı hissetmek müthiş bir şey. Zor anlarda dayanmayı, korkularınızla yüzleşmeyi öğreniyorsunuz.”

30 yaşında bir hemşire anlatıyor: “Hastalarla yaşamaya alışık olsam da, burası başka bir şey. Yaşamın dışına itilmiş, hasta, parasız, yalnız insanlarla aynı dili konuşmadan iletişim kurmayı başarmak için çok çabalıyoruz. Çok iş var, hangisine yetişeceğimi, insanlara nasıl destek olabileceğimi bilemediğim anlar oluyor. Çok yoruldum ama pişman değilim.”

45 yaşında, bir yıl önce ölümden dönen bir adam anlatıyor: “Hastalığım bana hayatımda yeni bir sayfa açma fırsatını verdi. Buraya geldiğimde bu insanlara nasıl yardım edeceğimi bilmiyordum. Sonra birden buraya sığınmış erkeklerin kendi başlarına tıraş olamadıklarını fark ettim. Her sabah onlarca erkeği tıraş ediyorum, isterlerse saçlarını kesiyorum. Başta biraz tedirgindim, berber değilim ama burada işe yaradığımı hissediyorum.”

Yaşamını Hindistan’da zor şartlarda yaşayan insanlara yardım etmeye adamış Rahibe Teresa’nın izinden gitmeye karar veren onlarca Avrupalı her yaz Kalküta’ya, Rahibe Teresa’nın açtığı merkeze geliyor. Gönüllülerin bazıları etraflarındaki sefalete, zor koşullara, bitmeyen sorunlara dayanamıyor ve kaçıp gidiyorlar. Bir grup gönüllü ise her yıl geri geliyor. Amaçları, ellerinden geldiğince merkeze sığınmış insanları rahatlatmak, tedavilerine destek vermek, çocuklarla ilgilenmek ve bazen de ölüm döşeğindekilerin son anlarında yanlarında olmak…

Yıllardır Hindistan’a gitmek istediğimi düşünür dururum ve her seferinde ürküp vazgeçerim. Geçenlerde seyrettiğim bir belgesel her şeyi tekrar gözden geçirmeme neden oldu. Bugüne kadar kendimi hep turist olarak hayal etmiştim: Hindistan’ın kargaşasına, sefaletine, dilencilerine dayanıp dayanamayacağını kestiremeyen, daha rahat yerlere gitmeyi tercih eden ama Hindistan’ı merak etmekten de kendini alamayan şımarık bir turist. Belgeselde, insani amaçlarla oralara giden, gönüllü olarak çok zor şartlarda çalışan, tanımadıkları insanlara ilgi, sevgi, bilgi götüren kişileri seyrederken düşündüm: ben böyle bir şey yapabilir miyim? Belki yıllarca kabus görmeme neden olacak o kara sefalete dalıp işe yaramayı seçebilir miyim? Bunu yapanların aklından neler geçiyor? Kendi sorunlarından mı kaçıyorlar, rahat yaşamlarından suçluluk duydukları için dünyanın en zor ülkelerinden birine günah çıkarmaya mı gidiyorlar? İlk seferden sonra hangi güç onları tekrar aynı yere dönmeye, aynı zorlukları bir daha yaşamayı göze almaya itiyor?

Araştırmalara göre, ihtiyacı olanlara yardım etmek kendinizi faydalı, yetenekli, başarılı hissetmenizi sağlıyor ve yaşamınıza anlam ve değer katıyor. Şair der ki:

Mutlu olmak istiyorsan,

Bir saat kestir,

Bir gün balık tut,

Bir ay evli kal,

Bir yıl miras ye,

Bir ömür boyu insanlara yardım et.

Alınyazısı

Osmanlı’dan kalma yıldızname, bir çeşit astrolojik çalışma. Eski Türkçe, kalın bir kitaptan bakılıyor. Herkesin çözebileceği bir şey olmadığı gibi, bakanlara sorarsanız faldan daha ciddi bir iş. Biraz ürkütücü olduğunu da söylemek gerek. Yaşamınızla ilgili öyle şeyler anlatılıyor ki, dudağınız uçuklayabilir. Geçmişiniz hakkında anlatılanlar gelecekle ilgili kısmı daha inandırıcı kılıyor. Söylenenler kulağınızda çınlarken düşünmeye başlıyorsunuz: Yoksa her şey önceden belirlenmiş mi? Yaşamımızın iplerini elimizde tuttuğumuzu düşünerek kendimizi mi kandırıyoruz? Alınyazısı denilen şey gerçekten var mı? Ne yaparsak yapalım, yaşamımıza biz hükmetmiyor muyuz yoksa?

Bazen olaylar beni istemediğim yerlere sürüklerken boşuna debelendiğimi hissettiğim oluyor. Sanki evren benim yerime kararlar veriyor ve irademin dışında bir şeylerin oyuncağı oluyorum. İşte o anlarda acaba diyorum, acaba benim hakimiyetimin dışında çizilmiş bir çizgide sadece rol almam mı bekleniyor benden? Mandela gibi kaderimin efendisi olduğumu düşünerek yanılıyor muyum?

Alınyazısı denilen şey gerçekten var mı?
Dünyaya gelen milyonlarca insan çok önceden yazılmış bir oyunun karakterleri olarak sadece kendilerine biçilen rolü mü oynuyorlar? Bu fikir hoşuma gitmiyor, benim de tuzum olmalı yaşam denilen bu çorbada. Geriye baktığımda, kararlar alıp yaşamımı bir çok defa tamamen alt üst ettiğimi görüyorum. İyi ya da kötü kararlar alarak hayatımın akışını değiştirdiğimden eminim. Aslında, bana öyle geliyor ki, yaşam tıpkı “Alis harikalar diyarında” Lewis Carrol’un yazdığı gibi yollardan oluşuyor. Dünyanın en çok okunan masalında, “Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiç bir önemi yoktur” der tavşan Alis’e.
Siz nereye gideceğinizi biliyor musunuz yoksa seçimleri yıldızlara, fallara ya da başkalarına mı bırakıyorsunuz? Mutlu olmak için, yaşamınızı anlamlı kılmak için siz elinizden geleni yapın diyor budistler, sonra da biraz oluruna bırakın. Ama önce elinizden geleni yapın…

Sağlıcakla kalın.
Ömür İlbaş / Temmuz 2010

Ömür İlbaş TwitterÖmür İlbaş İnstagram
Web Tasarım
Copyright © 2009 Ömür İLBAŞ. Bu Sitenin Tüm Hakları Ömür İlbaş'a aittir.