Ömür İLBAŞ

Gencecik insanlar. Her hafta, Türkiye’nin dört bir köşesinde büyümüş, başka başka öykülerle yoğrulmuş olarak gelip oturuyorlar karşıma. Umutla bakıyorum yüzlerine. Belki bu gruptakiler mutludur diyorum kendime. Evleri var, işleri var, aralarında nişanlı olanlar var, belirlenmiş düğün tarihlerinden söz ediyorlar, bazıları erkenden evlenmiş, çoğu bekar. Aşmışlar bu ülkenin bir sürü zorluğunu, buralara kadar gelmişler, belki artık gençliğin hafifliğini yaşama hakkını tanırlar kendilerine diye düşünebilmek istiyorum…  

Oysa aralarından sadece bir kaçı sırtından atabilmiş sanki o görünmez yükü. 

Bugün Türkleri bir kaç cümleyle tarif et deseydi bir yabancı, aklıma ilk gelen kelime “kaygı” olurdu. Oysa artık başka kelimelerle anlatabilmek isterdim ülkemi ve insanlarını… Hayat başka coğrafyalarda çok daha zorken, neden büyük şehirlerde belli bir konfor düzeyinde yaşayan, ailesi, dostları, işi olan, kendisine bir kariyer planı yapabilecek, yaşamının dizginlerini eline alabilecek konuma gelmiş insanlar hala bu derece kaygılı? Neden herşeye ve herkese böylesine bir ürkeklik ve kuşkuyla bakıyorlar? 

Bir yabancıya  Türkleri tarif ederken kullanacağım ikinci sözcük “kuşku” olurdu hiç şüphesiz. Misafirperverlik, hoşgörü gibi bilindik kelimelerden önce aklıma gelen bu tuhaf sözcükleri kafamdan silip atmayı çok isterdim oysa.

Bana inanmıyorsanız, dikkatlice bakın sokaktaki insanların gözlerine. Yüreklerinde pusu kurmuş güvensizliğin yansımasını göreceksiniz hemen hepsinin bakışlarında. İkna eğitimlerinde, iknanın temel ilkelerinden birinin güven olduğunu söylediğim an, katılıcımların verdikleri ilk tepki çoğu zaman şöyle: “Güven mi? Ne güveni? Ben babama bile güvenmem!” Üstelik bunu öylesine bir gururla söylüyorlar ki, durumun ne kadar düşündürücü ve üzücü olduğunun farkına bile varamıyorlar.

Bizi bilen bilir, demiş Mevlana ve eklemiş: “bilmeyen de kendi gibi bilir”.

Küçük çocuk önce aile yakınlarına güvenmeyi öğrenir, onların sevgisinden aldığı güçle de kendisine ve yaşama güvenmeyi öğrenir. Peki sevgi yeterli mi güven duygusunu çocuğa aşılamak ve bu duyguyu pekiştirmek için? Sevgiye bir doz da özgür bırakmayı, çocuklara kanat takmayı eklemeyi unutursanız, özgüven gelişemiyor. Önce uçmayı öğrenmelerine ön ayak olmak, sonra da  yuvadan ayrılmalarına izin vermek… Bizim onlara olan güvenimiz kanatlanmalarını sağlamakla kalmayacak, onların da dünyaya güvenmelerinin başlangıç noktası olacak.

Her hafta karşıma ürkek bakışlarla oturan, tüm konuşmaları kuşkuyla dinleyen, yeni hiç bir fikre, bilgiye açık olmayı başaramayan, ilk defa gördükleri meslektaşlarına güven duymadıklarını açıkça belli eden o gençlerin anne-babalarını tanımayı çok isterdim. Asıl anne-babalara soracağım sorular olurdu. Neden kırdınız bu çocukların kanatlarını, neden korku yerine umudu öğretmediniz onlara diye sormak isterdim.

Kaygıyı kuşaktan kuşağa kıymetli bir armağan gibi taşıyan o insanlara bir şey daha söyleyebilmeyi çok isterdim: Güvenin çocuklarınıza, kendinize ve yaşama. Silin gözlerinizden, beyninizden, yüreğinizden kaygıyı ve kuşkuyu. Şöyle derin bir nefes alın ve yaşamın her gün yeni bir mucize getirebileceğine inanmanız için yüzlerce neden olduğunu bir hatırlatın kendinize.

Kendi önünden çekilmek böyle bir şey olabilir mi?…            

Mart 2012

Ömür İlbaş TwitterÖmür İlbaş İnstagram
Web Tasarım
Copyright © 2009 Ömür İLBAŞ. Bu Sitenin Tüm Hakları Ömür İlbaş'a aittir.